|
MOLEKÜLER EVRİM
Canlılığın Ortaya Çıkışına Cevap Arayan Evrimsel
Çırpınışlar
"Canlılığın ilk olarak nasıl ortaya çıktığı" sorusu evrim
teorisi açısından o denli büyük bir çıkmazdır ki, evrimciler bu
konuya ellerinden geldiğince değinmemeye çalışırlar. Konuyu, "ilk
canlılık tesadüfi birtakım faktörlerin etkileşimiyle suda oluştu"
gibi sözlerle geçiştirmeye uğraşırlar. Çünkü bu konuda içine düştükleri
çıkmaz, hiçbir şekilde aşılabilecek türden değildir. Paleontolojik
evrim konularının aksine, bu konuda çarpıtmalar ve taraflı yorumlarla
teorilerine yontabilecekleri fosiller de yoktur ellerinde. Bu nedenle,
evrim teorisi daha başlangıç noktasında çökmektedir. Bir noktayı
akılda tutmakta yarar var: Evrim sürecinin herhangi bir aşamasının
imkansız olduğunun ortaya çıkması, teorinin tümden yanlışlığını
ve geçersizliğini göstermesi için yeterlidir. Örneğin sadece proteinlerin
tesadüfen oluşumunun imkansızlığının ispatlanması, evrimin daha
sonraki aşamalara ait tüm diğer iddialarını da çürütmüş olur. Bu
noktadan sonra insan ve maymun kafataslarını alıp üzerlerinde spekülasyonlar
yapmanın da hiçbir anlamı kalmaz. Canlılığın nasıl olup da cansız
maddelerden oluşabildiği, uzunca bir süre evrimcilerin pek fazla
yanaşmak istemedikleri bir sorundu. Ancak devamlı olarak gözardı
edilen bu problem, giderek kaçılamayacak bir sorun haline geldi
ve 20. yüzyılın ikinci çeyreğinde başlayan bir dizi araştırmayla
aşılmaya çalışıldı.İlk cevaplanması gereken soru şuydu: İlkel dünyada
ilk canlı hücre nasıl ortaya çıkmış olabilirdi? Daha doğrusu, evrimciler
bu soru karşısında ne gibi bir açıklama getirmeliydiler? Soruların
cevabı deneylerle bulunmaya çalışıldı. Evrimci bilim adamları ve
araştırmacılar bu soruları cevaplamaya yönelik, fakat yine fazla
ilgi uyandırmayan bazı laboratuvar deneyleri yaptılar. Hayatın kökeni
konusunda evrimcilerin en çok itibar ettikleri çalışma ise 1953
yılında Amerikalı araştırmacı Stanley Miller tarafından yapılan
Miller Deneyi oldu. (Deney, Miller'in Chicago Üniversitesi'ndeki
hocası Harold Urey'in olaydaki katkısından dolayı "Urey-Miller
Deneyi" olarak da bilinir.) Evrim sürecinin ilk aşaması olarak
öne sürülen "moleküler evrim" tezini sözde ispatlamak
için kullanılan yegane "delil" işte bu deneydir. Aradan
neredeyse yarım asır geçmesine ve büyük teknolojik ilerlemeler kaydedilmesine
rağmen bu konuda hiçbir yeni girişimde bulunulmamıştır. Bugün halen
ders kitaplarında canlıların ilk oluşumunun evrimsel açıklaması
olarak Miller Deneyi okutulmaktadır. Çünkü bu tür çabaların kendilerini
desteklemediğinin, aksine sürekli yalanladığının farkında olan evrimciler
benzeri deneylere girişmekten özellikle kaçınmaktadırlar.
Başarısız Bir Girişim : Miller
Deneyi
 |
Stanley Miller'ın amacı, milyarlarca yıl önceki cansız dünyada
proteinlerin yapıtaşları olan amino asitlerin "tesadüfen"
oluşabileceklerini gösteren bir deneysel bulgu ortaya koymaktı.Miller
deneyinde, ilkel dünya atmosferinde bulunduğunu varsaydığı—daha
sonraları ise bulunmadığı anlaşılacak olan—amonyak, metan, hidrojen
ve su buharından oluşan bir gaz karışımını kullandı. Bu gazlar,
doğal şartlar altında birbirleriyle reaksiyona giremeyeceklerinden
dışarıdan enerji takviyesi yaptı. İlkel atmosfer ortamında yıldırımlardan
kaynaklanmış olabileceğini düşündüğü enerjiyi, yapay bir elektrik
deşarj kaynağından sağladı.Miller bu gaz karışımını bir hafta boyunca
100° C ısıda kaynattı, bir yandan da karışıma elektrik akımı verdi.
Haftanın sonunda Miller, kavanozun dibinde bulunan karışımdaki kimyasalları
ölçtü ve proteinlerin yapıtaşlarını oluşturan 20 çeşit amino asitten
üçünün sentezlendiğini gözledi. Deney, evrimciler arasında büyük
de bir sevinç yarattı ve çok büyük bir başarı gibi lanse edildi.
Hatta, çeşitli yayınlar olayın sarhoşluğu içinde, "Miller hayatı
yarattı" şeklinde manşetler atacak kadar kendilerinden geçtiler.
Oysa Miller'ın sentezlediği bir takım "cansız" moleküllerdi.Bu
deneyden aldıkları cesaretle evrimciler, hemen yeni senaryolar ürettiler.
Amino asitlerden sonraki aşamalar da hemen kurgulandı. Çizilen senaryoya
göre, amino asitler, daha sonra rastlantılar sonucu uygun dizilimlerde
birleşmiş ve proteinleri oluşturmuşlardı. Tesadüf eseri meydana
gelen bu proteinlerin bazıları da, kendilerini, "bir şekilde"
(!) oluşmuş hücre zarı benzeri yapıların içine yerleştirerek hücreyi
meydana getirmişlerdi. Hücreler de zamanla yanyana gelip birleşerek
canlı organizmaları oluşturmuşlardı. Oysa, bu senaryonun en büyük
dayanağı olan Miller deneyi, her yönden geçersizliği kanıtlanmış
bir aldatmacadan başka bir şey değildi.
Miller Deneyi'ni Geçersiz Kılan
Gerçekler
Miller'ın, ilkel dünya koşullarında amino asitlerin kendi kendilerine
oluşabileceklerini kanıtlamak amacıyla yaptığı deney birçok yönden
tutarsızlık göstermektedir. Bunları şöyle sıralayabiliriz:
1- Miller deneyinde, "soğuk tuzak" (cold trap)
isimli bir mekanizma kullanarak amino asitleri oluştukları anda
ortamdan izole etmişti. Çünkü aksi takdirde, amino asitleri oluşturan
ortamın koşulları, bu molekülleri oluşmalarından hemen sonra imha
edecekti.Halbuki ilkel dünya koşullarında elbette bu çeşit bilinçli
düzenekler yoktu. Ve mekanizma olmadan herhangi bir çeşit amino
asit elde edilse bile, bu moleküller aynı ortamda hemen parçalanacaklardı.
Kimyager Richard Bliss'in belirttiği gibi, "bu soğuk tuzak
olmasa, kimyasal ürünler elektrik kaynağı tarafından tahrip edilmiş
olacaktı".102Nitekim Miller, soğuk tuzak yerleştirmeden yaptığı
daha önceki deneylerde tek bir amino asit bile elde edememişti.
2- Miller'ın deneyinde canlandırmaya çalıştığı ilkel atmosfer
ortamı gerçekçi değildi. 1980'li yıllarda bilim adamları ilkel atmosferde,
metan ve amonyak yerine azot ve karbondioksit bulunması gerektiği
görüşünde birleştiler. Nitekim uzun süren bir sessizlikten sonra
Miller'ın kendisi de kullandığı atmosfer ortamının gerçekçi olmadığını
itiraf etti. 1
Peki Miller neden bu gazlar konusunda ısrar etmişti? Cevap basitti:
Amonyak olmadan, bir amino asitin sentezlenmesi imkansızdı. Kevin
Mc Kean, Discover dergisinde yayınladığı makalede bu durumu şöyle
anlatıyor:
Miller ve Urey dünyanın eski atmosferini metan
ve amonyak karıştırarak kopya ettiler… Oysa son çalışmalarda o zamanlar
dünyanın çok sıcak olduğu ve ergimiş nikel ile demirin karışımından
meydana geldiği anlaşılmıştır. Böylece o dönemdeki kimyevi atmosferin
daha çok azot, karbondioksit ve su buharından oluşması gerekir.
Oysa bunlar organik moleküllerin oluşması için amonyak ve metan
kadar uygun değildirler.2
Nitekim Amerikalı bilim adamları J.P. Ferris ve
C.T. Chen, karbondioksit, hidrojen, azot ve su buharından oluşan
bir karışımla Miller'ın deneyini tekrarladılar ve bir tek molekül
amino asit bile elde edemediler.3
3- Miller'ın deneyini geçersiz kılan bir diğer önemli nokta
da, amino asitlerin oluştuğu öne sürülen dönemde, atmosferde amino
asitlerin tümünü parçalayacak yoğunlukta oksijen bulunmasıydı. Miller'in
gözardı ettiği bu gerçek, yaşları 3.5 milyar yıl olarak hesaplanan
taşlardaki okside olmuş demir ve uranyum birikintileriyle anlaşıldı.4Oksijen
miktarının, bu dönemde evrimcilerin iddia ettiğinin çok üstünde
olduğunu gösteren başka bulgular da ortaya çıktı. Araştırmalar,
o dönemde dünya yüzeyine evrimcilerin tahminlerinden 10 bin kat
daha fazla ultraviyole ışını ulaştığını gösterdi. Bu yoğun ultraviyolenin
atmosferdeki su buharı ve karbondioksiti ayrıştırarak oksijen açığa
çıkarması ise kaçınılmazdı.Bu durum, oksijen dikkate alınmadan yapılmış
olan Miller deneyini tamamen geçersiz kılıyordu. Eğer deneyde oksijen
kullanılsaydı, metan, karbondioksit ve suya, amonyak ise azot ve
suya dönüşecekti. Diğer taraftan, oksijenin bulunmadığı bir ortamda—henüz
ozon tabakası var olmadığından—ultraviyole ışınına doğrudan maruz
kalacak olan amino asitlerin hemen parçalanacakları da açıktı. Sonuçta
ilkel dünyada oksijenin var olması da, olmaması da amino asitler
için yok edici bir ortam demekti.
4- Miller deneyinin sonucunda, canlıların yapı ve fonksiyonlarını
bozucu özelliklere sahip organik asitlerden de çok miktarda oluşmuştu.
Amino asitlerin, izole edilmeyip de bu kimyasal maddelerle aynı
ortamda bırakılmaları halinde ise, bunlarla kimyasal reaksiyona
girip parçalanmaları ve farklı bileşiklere dönüşmeleri kaçınılmazdı.Ayrıca
deney sonucunda ortaya bol miktarda sağ-elli amino asit çıkmıştı.5
Bu amino asitlerin varlığı, evrimi kendi mantığı içinde bile çürütüyordu.
Çünkü sağ-elli amino asitler, canlı yapısında kullanılamayan amino
asitlerdi. Sonuç olarak Miller'ın deneyindeki amino asitlerin oluştuğu
ortam, canlılık için elverişli değil, aksine ortaya çıkacak işe
yarar molekülleri parçalayıcı, yakıcı bir asit karışımı niteliğindeydi.Tüm
bunların gösterdiği tek bir somut gerçek vardır: Miller deneyi canlılığın
ilkel dünya şartlarında tesadüfen meydana gelebileceğini kanıtlamaz.
Deney, amino asit sentezlemeye yönelik bilinçli ve kontrollü bir
laboratuvar çalışmasıdır. Kullanılan gazların cinsleri ve karışım
oranları amino asitlerin oluşabilmesi için en ideal ölçülerde belirlenmiştir.
Ortama verilen enerji miktarı, ne eksik ne fazla, tamamen istenen
reaksiyonların gerçekleşmesini sağlayacak biçimde titizlikle ayarlanmıştır.
Deney aygıtı, ilkel dünya koşullarında mevcut olabilecek hiçbir
zararlı, tahrip edici ya da amino asit oluşumunu engelleyici unsuru
barındırmayacak biçimde izole edilmiştir. İlkel dünyada mevcut olan
ve reaksiyonların seyrini değiştirecek hiçbir element, mineral ya
da bileşik deney tüpüne konulmamıştır. Oksidasyon sebebiyle amino
asitlerin varlığına imkan vermeyecek oksijen bunlardan yalnızca
birisidir. Kaldı ki, hazırlanan ideal laboratuvar koşullarında bile,
"soğuk tuzak" (cold trap) denen mekanizma olmadan amino
asitlerin aynı ortamda parçalanmadan varlıklarını sürdürebilmeleri
mümkün değildir.Miller deneyiyle evrimciler, aslında evrimi kendi
elleriyle çürütmüşlerdir. Çünkü deney, amino asitlerin ancak tüm
koşulları özel olarak ayarlanmış bir laboratuvar ortamında, bilinçli
müdahalelerle elde edilebileceğini kanıtlamıştır. Yani canlılığı
ortaya çıkaran güç, bilinçsiz tesadüfler değil, "yaratılış"tır.
Evrimcilerin bu açık gerçeği kabul etmemeleri, bilime tamamen aykırı
bir takım önyargılara sahip olmalarından kaynaklanır. Nitekim Miller
Deneyi'ni öğrencisi Stanley Miller ile birlikte organize eden Harold
Urey, bu konuda şu itirafı yapmıştır:
Yaşamın kökeni konusunu araştıran bütün bizler,
bu konuyu ne kadar çok incelersek inceleyelim, hayatın herhangi
bir yerde evrimleşmiş olamayacak kadar kompleks olduğu sonucuna
varıyoruz. (Ancak) Hepimiz bir inanç ifadesi olarak, yaşamın bu
gezegenin üzerinde ölü maddeden evrimleştiğine inanıyoruz. Fakat
kompleksliği o kadar büyük ki, nasıl evrimleştiğini hayal etmek
bile bizim için zor.6
Görüldüğü gibi, Miller'ın kendisi dahi bugün deneyinin, yaşamın
kökenini açıklama adına bir anlam ifade etmediğinin farkındadır.
Böyle bir durumda evrimci bilim adamlarımızın bu deneye dört elle
sarılmaları, içinde bulundukları çaresizliğin açık bir göstergesidir.
National Geographic'in Mart 1998 sayısındaki, "Yeryüzünde
Yaşamın Ortaya Çıkışı" başlıklı makalede ise, konuyla ilgili
şu satırlara yer verilir:
Pek çok bilim adamı bugün, ilkel atmosferin Miller'ın
öne sürdüğünden farklı olduğunu tahmin ediyor. İlkel atmosferin,
hidrojen, metan ve amonyaktan ziyade, karbondioksit ve azottan oluştuğunu
düşünüyorlar.Bu ise kimyacılar için kötü haber! Karbondioksit ve
azotu tepkimeye soktuklarında elde edilen organik bileşikler oldukça
değersiz miktarlarda. Koca bir yüzme havuzuna atılan bir damla gıda
renklendiricisiyle aynı oranda bir yoğunlukta... Bilim adamları,
bu derece seyrek çözeltideki bir çorbada hayatın ortaya çıkmasını
hayal etmeyi bile güç buluyorlar.
Mucize Molekül DNA
Amino asitlerin oluşumu evrimciler tarafından hiçbir şekilde aydınlatılamamıştır.
Proteinlerin oluşumu ise başlı başına bir muammadır. Üstelik, sorun
yalnızca amino asit ve proteinlerle sınırlı kalmaz; bunlar sadece
bir başlangıçtır. Bunların da ötesinde asıl olarak, hücre denen
mükemmel canlı evrimciler açısından dev bir çıkmaz oluşturur. Çünkü
hücre yalnızca amino asit yapılı proteinlerden oluşmuş bir yığın
değildir. Yüzlerce gelişmiş sistemi bulunan, insanoğlunun halen
tüm sırlarını çözemediği karmaşıklıkta bir canlıdır. Oysa evrimciler,
değil bu sistemlerin, hücrenin yapıtaşlarının bile nasıl meydana
geldiklerini açıklayamazlar. Canlılığın kökenini rastlantılarla
açıklama gayretindeki evrim teorisi, hücredeki en temel moleküllerin
varlığına bile tutarlı bir izah getirememişken, genetik bilimindeki
ilerlemeler ve nükleik asitlerin, yani DNA ve RNA'nın keşfi, teori
için yepyeni çıkmazlar oluşturdu. 1955 yılında James Watson ve Francis
Crick adlı iki bilim adamının çalışmaları DNA'nın inanılmaz derecedeki
karmaşık yapısını ve tasarımını gün ışığına çıkardı.Vücuttaki 100
trilyon hücrenin her birinin çekirdeğinde bulunan DNA adlı molekül,
insan vücudunun eksiksiz bir yapı planını içerir. Bir insana ait
bütün özelliklerin bilgisi, dış görünümünden iç organlarının yapılarına
kadar DNA'nın içinde özel bir şifre sistemiyle kayıtlıdır. DNA'daki
bilgi, bu molekülü oluşturan dört özel molekülün diziliş sırası
ile kodlanmıştır. Nükleotid (veya baz) adı verilen bu moleküller,
isimlerinin baş harfleri olan A, T, G, C ile ifade edilirler. İnsanlar
arasındaki tüm yapısal farklar, bu harflerin diziliş sıralamaları
arasındaki farktan doğar. Bu, dört harfli bir alfabeden oluşan bir
tür bilgi bankasıdır. DNA'daki harflerin diziliş sırası, insanın
yapısını en ince ayrıntılarına dek belirler. Boy, göz, saç ve cilt
rengi gibi özelliklerin yanısıra, vücuttaki 206 kemiğin, 600 kasın,
10.000 işitme siniri ağının, 2 milyon optik sinir ağının, 100 milyar
sinir hücresinin ve 100 trilyon hücrenin planları tek bir hücrenin
DNA'sında mevcuttur. Eğer DNA'daki bu genetik bilgiyi kağıda dökmeye
kalksak, yaklaşık 500'er sayfalık 900 ciltten oluşan dev bir kütüphane
oluşturmamız gerekir. Ama bu inanılmaz hacimdeki bilgi, DNA'nın
"gen" adı verilen parçalarında şifrelenmiştir.
DNA Tesadüfen Oluşabilir mi?
Burada dikkat edilmesi gereken bir nokta vardır. Bir geni oluşturan
nükleotidlerde meydana gelecek bir sıralama hatası, o geni tamamen
işe yaramaz hale getirecektir. İnsan vücudunda 200 bin gen bulunduğu
düşünülürse, bu genleri oluşturan milyonlarca nükleotidin doğru
sıralamada tesadüfen oluşabilmelerinin kesinlikle imkansız olduğu
görülür. Evrimci bir biyolog olan Frank Salisbury bu imkansızlıkla
ilgili olarak şunları söyler:Orta büyüklükteki bir protein molekülü,
yaklaşık 300 amino asit içerir. Bunu kontrol eden DNA zincirinde
ise, yaklaşık 1000 nükleotid bulunacaktır. Bir DNA zincirinde dört
çeşit nükleotid bulunduğu hatırlanırsa, 1000 nükleotidlik bir dizi,
41000 farklı şekilde olabilecektir. Küçük bir logaritma
hesabıyla bulunan bu rakam ise, aklın kavrama sınırının çok ötesindedir.
7 41000'de bir, "küçük bir logaritma
hesabı" sonucunda, 10620'de bir anlamına gelir.
Bu sayı 10'un yanına 620 sıfır eklenmesiyle elde edilir. 10'un yanında
11 tane sıfır 1 trilyonu ifade ederken, 620 tane sıfırlı bir rakamın
gerçekten de kavranması mümkün değildir.Nükleotidlerin tesadüfen
biraraya gelerek RNA ve DNA'yı oluşturmasının imkansızlığını, evrimci
Fransız bilim adamı Paul Auger de şöyle ifade etmektedir:
Rastgele kimyasal olaylar sayesinde nükleotidler
gibi karmaşık moleküllerin ortaya çıkışı konusunda bence iki aşamayı
net bir biçimde birbirinden ayırmamız gerekir; tek tek nükleotidlerin
üretilmesi —ki bu belki mümkün olabilir— ve bunların çok özel seriler
halinde birbirine bağlanması. İşte bu ikincisi, olanaksızdır.8
Uzun yıllar moleküler evrim teorisine inanan Prof.
Francis Crick (sağda) bile DNA'yı keşfettikten sonra, böylesine
kompleks bir molekülün tesadüfen, kendi kendine, bir evrim süreci
sonucunda oluşamayacağını itiraf etmiş ve şöyle demiştir: "Bugünkü
mevcut bilgilerin ışığında dürüst bir adam ancak şunu söyleyebilir:
Bir anlamda hayat mucizevi bir şekilde ortaya çıkmıştır."9
Evrimci Prof. Dr. Ali Demirsoy da, DNA'nın meydana
gelmesi hakkında şu itirafı yapmak zorunda kalır: "Bir proteinin
ve çekirdek asitinin (DNA-RNA) oluşma şansı tahminlerin çok ötesinde
bir olasılıktır. Hatta belirli bir protein zincirinin ortaya çıkma
şansı astronomik denecek kadar azdır."10
Bu noktada çok ilginç bir ikilem daha vardır: DNA, yalnız protein
yapısındaki birtakım enzimlerin yardımı ile eşlenebilir. Ama bu
enzimlerin sentezi de ancak DNA'daki bilgiler doğrultusunda gerçekleşir.
Birbirine bağımlı olduklarından, eşlemenin meydana gelebilmesi için
ikisinin de aynı anda var olmaları gerekir. Amerikalı mikrobiyolog
Jacobson, bu konuda şöyle der:
İlk canlının ortaya çıktığı zaman, üreme planlarının,
çevreden madde ve enerji sağlamanın, büyüme sırasının, bilgileri
büyümeye çevirecek mekanizmaların tamamına ait emirlerin o anda
ve birarada bulunmaları gerekmektedir. Bunların hepsinin kombinasyonu
tesadüfen gerçekleşemez.11
Yukarıdaki ifadeler, James Watson ve Francis Crick tarafından DNA'nın
yapısının aydınlatılmasından iki yıl sonra yazılmıştı. Ancak bilimdeki
tüm gelişmelere rağmen, bu sorun evrimciler için çözümsüz olmaya
devam etmektedir. Alman bilim adamları Junker ve Scherer de canlılık
için gerekli moleküllerin hepsinin sentezinin ayrı ayrı koşullar
gerektirdiğine dikkat çekerler. Bu ise, Junker ve Scherer'e göre,
yaşam için gereken birçok farklı maddenin biraraya gelme şansının
hiç olmadığını göstermektedir:
Kimyasal evrim için gerekli tüm moleküllerin elde
edileceği bir deney bilinmiyor. Dolayısıyla çeşitli moleküllerin
değişik yerlerde çok uygun koşullarda üretilip, hidroliz ve fotoliz
gibi zararlı etmenlere karşı korunup, yeni bir reaksiyon bölgesine
taşınması gerekmektedir. Burada tesadüften bahsedilemez, çünkü böyle
bir olayın gerçekleşme ihtimali yoktur.12
Kısacası evrim teorisi, moleküler düzeyde gerçekleştiği iddia edilen
evrimsel oluşumlardan hiçbirisini ispatlayabilmiş değildir. Bilimin
ilerlemesi ise bu sorulara cevap üretmek bir yana, soruları daha
da kompleks ve içinden çıkılamaz hale getirmektedir.Ama evrimciler,
tüm bu imkansız senaryolara büyük birer bilimsel gerçek gibi inanmaktadırlar.
Çünkü yaratılışı kabul etmemek için kendilerini şartlandırmışlardır
ve bu durumda imkansıza inanmaktan başka seçenekleri yoktur. Avustralyalı
ünlü moleküler biyolog Michael Denton, Evolution: A Theory in
Crisis (Evrim: Kriz İçinde Bir Teori) adlı kitabında bu durumu
şöyle anlatır:
Yüksek organizmaların genetik programlarının yapısı,
milyarlarca bit (bilgisayar birimi) bilgiye ya da bin ciltlik küçük
bir kütüphanenin içindeki tüm harflerin dizilime eşdeğerdir. Bu
denli kompleks organizmaları oluşturan trilyonlarca hücrenin gelişimini
belirleyen, emreden ve kontrol eden sayısız karmaşık işlevin tamamen
rastlantıya dayalı bir süreç sonucunda oluştuğunu iddia etmek ise,
insan aklına yönelik bir saldırıdır. Ama bir Darwinist, bu düşünceyi
en ufak bir şüphe belirtisi bile göstermeden kabul eder! 13
Dna ve Rna Konusundaki İtiraflar
Olasılık hesapları, proteinler ve nükleik asitler (RNA ve DNA)
gibi kompleks moleküllerin tek tek tesadüfen oluşmalarının imkansız
olduğunu göstermektedir. Ancak evrimciler için daha da büyük sorun,
yaşam için bu kompleks moleküllerin hepsinin aynı anda ve birarada
bulunması zorunluluğudur. Bu gerçek karşısında evrim teorisi tümüyle
çaresizdir. Önde gelen bazı evrimciler bu konuda itiraflarda bulunurlar.
Örneğin San Diego California Üniversitesi’nden Stanley Miller’in
ve Francis Crick’in çalışma arkadaşı olan ünlü evrimci Dr. Leslie
Orgel şöyle demektedir:
"Son derece kompleks yapılara sahip olan proteinlerin
ve nükleik asitlerin (RNA ve DNA) aynı yerde ve aynı zamanda rastlantısal
olarak oluşmaları aşırı derecede ihtimal dışıdır. Ama bunların birisi
olmadan diğerini elde etmek de mümkün değildir. Dolayısıyla insan,
yaşamın kimyasal yollarla ortaya çıkmasının asla mümkün olmadığı
sonucuna varmak zorunda kalmaktadır."
Aynı gerçek, diğer bazı ünlü evrimci bilim adamları tarafından
da kabul edilir:
"DNA, katalitik proteinlerin ve enzimlerin
yardımı olamadan yaptığı işi, yeni DNA üretmek de dahil olmak üzere,
yapamaz. Kısacası DNA olmadan proteinler var olmaz, ama DNA da proteinler
olmadığı durumda oluşmaz".
"Nasıl oldu da genetik bilgi, onu yorumlayan
mekanizmalarla (ribozomlar ve RNA molekülleri ile) birlikte ortaya
çıktı? Bu soru karşısında kendimizi bir cevapla değil, hayranlık
ve şaşkınlık duyguları ile tatmin etmemiz gerekiyor."
Bir Başka Evrimci Çırpınış:"RNA
Dünyası"
70’li yıllarda, ilkel dünya atmosferinin gerçekte içerdiği gazların
amino asit sentezini imkansız kıldığının anlaşılması, moleküler
evrim teorisi için büyük bir darbe oldu. Miller, Fox, Ponnamperuma
gibi evrimcilerin "ilkel atmosfer deneyleri"nin tümünün
geçersiz olduğu anlaşıldı. Bu nedenle 80’li yıllarda başka evrimci
arayışlar gelişti. Bunun sonucunda, ilk önce proteinlerin değil,
proteinlerin bilgisini taşıyan RNA molekülünün oluştuğunu öne süren
"RNA Dünyası" senaryosu ortaya atıldı. 1986 yılında Harvard’lı
kimyacı Walter Gilbert tarafından ortaya atılan bu senaryoya göre,
bundan milyarlarca yıl önce, her nasılsa kendi kendisini kopyalayabilen
bir RNA molekülü tesadüfen kendiliğinden oluşmuştu. Sonra bu RNA
molekülü çevre şartlarının etkisiyle birdenbire proteinler üretmeye
başlamıştı. Daha sonra bilgileri ikinci bir molekülde saklamak ihtiyacı
doğmuş ve her nasılsa DNA molekülü ortaya çıkmıştı.Her aşaması ayrı
bir imkansızlıklar zinciri olan bu hayal etmesi bile güç senaryo,
hayatın başlangıcına açıklama getirmek yerine, sorunu daha da büyütmüş,
pek çok içinden çıkılmaz soruyu gündeme getirmişti:
1— Daha, RNA’yı oluşturan nükleotidlerin tek birinin bile
oluşması kesinlikle rastlantılarla açıklanamazken, acaba hayali
nükleotidler nasıl uygun bir dizilimde biraraya gelerek RNA’yı oluşturmuşlardı?
Evrimci biyolog John Horgan RNA'nın tesadüfen oluşmasının imkansızlığını
şöyle kabullenir:
Araştırmacılar RNA dünyası kavramını detaylı biçimde
inceledikçe giderek daha fazla sorun ortaya çıkıyor. RNA ilk olarak
nasıl oluştu? RNA ve onun parçalarının laboratuvarda en iyi şartlarda
sentezlenmesi bile son derece zor iken, bunun prebiyotik (yaşam
öncesi) ortamda gerçekleşmesi nasıl olmuştur?14
2— Tesadüfen oluştuğunu farzetsek bile, yalnızca bir nükleotid
zincirinden ibaret olan bu RNA hangi bilinçle kendisini kopyalamaya
karar vermiş ve ne tür bir mekanizmayla bu kopyalamayı başarmıştı?
Kendisini kopyalarken kullanacağı nükleotidleri nereden bulmuştu?
Evrimci mikrobiyologlar Gerald Joyce ve Leslie Orgel (aşağıda sağda),
durumun ümitsizliğini şöyle dile getirmekteler:
Tartışma, içinden çıkılmaz bir noktada odaklaşıyor:
Karmakarışık bir polinükleotid çorbasından çıkıp, birdenbire kendini
kopyalayabilen o hayali RNA’nın efsanesi... Bu kavram, yalnızca
bugünkü prebiotik kimya anlayışımıza göre gerçek dışı olmakla kalmamakta,
aynı zamanda RNA’nın kendini kopyalayabilen bir molekül olduğu şeklindeki
aşırı iyimser düşünceyi de yıkmaktadır.15
3— Kaldı ki eğer ilkel dünyada kendini kopyalayan bir RNA
oluştuğunu ve ortamda RNA’nın kullanacağı her çeşit amino asitten
sayısız miktarlarda bulunduğunu farzetsek ve bütün bu imkansızlıkların
bir şekilde gerçekleşmiş olduğunu düşünsek bile, bu durum yine de
tek bir protein molekülünün oluşabilmesi için yeterli değildir.
Çünkü RNA, sadece proteinin yapısıyla ilgili bilgidir. Amino asitler
ise hammaddedir. Ancak ortada proteini üretecek "mekanizma"
yoktur. RNA’nın varlığını protein üretimi için yeterli saymak, bir
arabanın kağıt üzerine çizilmiş tasarımını o arabayı oluşturacak
binlerce parçanın üzerine atıp sonra arabanın kendi kendine montajlanıp
ortaya çıkmasını beklemekle aynı derecede saçmadır. Ortada fabrika
ve işçiler yoktur ki, bir üretim gerçekleşsin.Bir protein, hücre
içindeki son derece karmaşık işlemler sonucunda pek çok enzimin
yardımıyla ribozom adı verilen fabrikada üretilir. Ribozom ise yine
proteinlerden oluşmuş karmaşık bir hücre organelidir. Dolayısıyla
bu durum, ribozomun da aynı anda tesadüfen meydana gelmiş olması
gibi bir akılalmaz varsayımı daha beraberinde getirecektir. Evrimin
en fanatik savunucularından Nobel ödüllü Jacques Monod bile protein
sentezinin yalnızca nükleik asitlerdeki bilgiye indirgenmesinin
mümkün olmadığını şu şekilde açıklamaktadır:
Şifre (DNA ya da RNA’daki bilgi), aktarılmadıkça
anlamsızdır. Günümüz hücresindeki şifre aktarma mekanizması en az
50 makromoleküler parçadan oluşmaktadır ki, bunların kendileri de
DNA’da kodludurlar. Şifre bu birimler olmadan aktarılamaz. Bu döngünün
kapanması ne zaman ve nasıl gerçekleşti? Bunun hayali bile aşırı
derecede zordur.16
İlkel dünyadaki bir RNA zinciri hangi iradeyle böyle bir karar
almış ve hangi yöntemleri kullanarak, 50 özel görevli parçacığın
işini tek başına yaparak protein üretimini gerçekleştirmiştir? Evrimcilerin
bu sorulara getirebildikleri hiçbir açıklama yoktur.San Diego California
Üniversitesi’nden Stanley Miller’ın ve Francis Crick’in çalışma
arkadaşı olan ünlü evrimci Dr. Leslie Orgel, "hayatın RNA dünyası
ile başlayabilmesi" ihtimali için "senaryo" deyimini
kullanmaktadır. Orgel, bu RNA’nın hangi özelliklere sahip olması
gerektiğini ve bunun imkansızlığını, American Scientist’in Ekim
1994 sayısındaki "The Origin of Life on the Earth" başlıklı
makalede şöyle ifade eder:
Bu senaryonun oluşabilmesi için, ilkel dünyadaki
RNA’nın bugün mevcut olmayan iki özelliğinin olmuş olması gerekmektedir:
Proteinlerin yardımı olmaksızın kendini kopyalayabilme özelliği
ve protein sentezinin her aşamasını gerçekleştirebilme özelliği.17
Açıkça anlaşılacağı gibi Orgel’in, "olmazsa olmaz" şartını
koyduğu bu iki kompleks işlemi RNA gibi bir molekülden beklemek,
ancak evrimci bir hayal gücü ve bakış açısıyla mümkün olabilir.
Somut bilimsel gerçekler ise, hayatın rastlantılarla doğduğu iddiasının
yeni bir versiyonu olan "RNA Dünyası" tezinin, kesinlikle
imkansız bir masal olduğunu ortaya koymaktadır.
1. Stanley Miller, Molecular Evolution of Life:
Current Status of the Prebiotic Synthesis of Small Molecules, 1986,
s. 7.
2. Kevin Mc Kean, Bilim ve Teknik, Sayı 189, s. 7.
3. J. P. Ferris, C. T. Chen, "Photochemistry of Methane, Nitrogen,
and Water Mixture As a Model for the Atmosphere of the Primitive
Earth", Journal of American Chemical Society, cilt 97:11, 1975,
s. 2964.
4. "New Evidence on Evolution of Early Atmosphere and Life",
Bulletin of the American Meteorological Society, cilt 63, Kasım
1982, s. 1328-1330.
5. Richard B. Bliss & Gary E. Parker, Origin of Life, California,
1979, s. 25.
6. W. R. Bird, The Origin of Species Revisited, Nashville: Thomas
Nelson Co., 1991, s. 325.
7. Frank B. Salisbury, "Doubts about the Modern Synthetic Theory
of Evolution", American Biology Teacher, Eylül 1971, s. 336.
8. Paul Auger, De La Physique Theorique a la Biologie, 1970, s.
118.
9. Francis Crick, Life Itself: It's Origin and Nature, New York,
Simon & Schuster, 1981, s. 88.
10. Ali Demirsoy, Kalıtım ve Evrim, Ankara: Meteksan Yayınları,
1984, s. 39.
11. Homer Jacobson, "Information, Reproduction and the Origin
of Life", American Scientist, Ocak 1955, s.121.
12. Reinhard Junker & Siegfried Scherer, "Entstehung Gesiche
Der Lebewesen", Weyel, 1986, s. 89.
13. Michael Denton, Evolution: A Theory in Crisis. London: Burnett
Books, 1985, s. 351.
14. John Horgan, "In the Beginning", Scientific American,
Cilt 264, Şubat 1991, s. 119.
15. G.F. Joyce, L. E. Orgel, "Prospects for Understanding the
Origin of the RNA World", In the RNA World, New York: Cold
Spring Harbor Laboratory Press, 1993, s. 13.
16. Jacques Monod, Chance and Necessity, New York: 1971, s.143.
17. Leslie E. Orgel, "The Origin of Life on the Earth",
Scientific American, Ekim 1994, Cilt 271, s. 78.
|
|