|
EVRİMCİ İDDİALARIN GEÇERSİZLİĞİ
VARYASYONLAR VE TÜRLER ARASINDAKİ AŞILMAZ SINIRLAR
Varyasyon, genetik biliminde kullanılan bir terimdir ve "çeşitlenme"
demektir. Bu genetik olay, bir canlı türünün içindeki bireylerin
ya da grupların, birbirlerinden farklı özelliklere sahip olmasına
neden olur. Örneğin yeryüzündeki insanların hepsi temelde aynı genetik
bilgiye sahiptirler, ama bu genetik bilginin izin verdiği varyasyon
potansiyeli sayesinde kimisi çekik gözlüdür, kimisi kızıl saçlıdır,
kimisinin burnu uzun, kimisinin boyu kısadır.Evrimciler ise, bir
türün içindeki varyasyonları teoriye delil olarak göstermeye çalışırlar.
Oysa varyasyon evrime delil oluşturmaz, çünkü varyasyon, zaten var
olan genetik bilginin farklı eşleşmelerinin ortaya çıkmasından ibarettir
ve genetik bilgiye yeni bir özellik kazandırmaz.Varyasyon her zaman
genetik bilginin sınırları içinde olur. Genetik biliminde söz konusu
sınıra "gen havuzu" denir. Bir canlı türünün gen havuzunda
bulunan bütün özellikler, varyasyon sayesinde çeşitli biçimlerde
ortaya çıkabilir. Örneğin varyasyon sonucunda, bir sürüngen türünün
içinde diğerine göre biraz daha uzun kuyruklu ya da biraz daha kısa
ayaklı cinsler ortaya çıkabilir, çünkü kısa ayak bilgisi de, uzun
ayak bilgisi de sürüngenlerin gen havuzunda vardır. Ama varyasyon
sürüngenlere kanat takıp, tüy ekleyip, metabolizmalarını değiştirip
onları kuşa dönüştüremez. Çünkü bu tür bir dönüşüm canlının genetik
bilgisinde bir artış olmasını gerektirir, fakat varyasyonlarda böyle
bir durum söz konusu değildir.Darwin, teorisini ortaya attığında
bu gerçeğin farkında değildi. Varyasyonların bir sınırı olmadığını
sanıyordu. 1844'te yazdığı bir yazısında, "çoğu yazar doğadaki
varyasyonun bir sınırı olduğunu kabul ediyor, ama ben bu düşüncenin
dayandığı tek bir somut neden bile göremiyorum" demişti.1
Türlerin Kökeni adlı kitabında da çeşitli varyasyon örneklerini
teorisinin en büyük delili gibi göstermişti.Örneğin Darwin'e göre;
daha bol süt veren inek cinsleri yetiştirmek için farklı inek varyasyonlarını
çiftleştiren hayvan yetiştiricileri, sonunda inekleri başka bir
canlı türüne dönüştüreceklerdi. Darwin'in, bu "sınırsız değişim"
fikrini en iyi ifade eden ise, Türlerin Kökeni adlı kitabında yazdığı
şu cümleydi:
Bir ayı cinsinin doğal seleksiyon yoluyla giderek
daha fazla suda yaşamaya uygun özellikler elde etmesinde, giderek
daha büyük ağızlara sahip olmasında ve sonunda bu canlının dev bir
balinaya dönüşmesinde hiçbir zorluk göremiyorum.2
Darwin'in bu denli iddialı örnekler vermesinin nedeni, içinde yaşadığı
yüzyılın ilkel bilim anlayışıydı. 20. yüzyıl bilimi ise, canlılar
üzerinde yapılan benzeri deneyler sonucunda "genetik değişmezlik"
(genetik homoestatis) denilen bir ilkeyi ortaya çıkardı. Bu ilke,
bir canlı türünü değiştirmek için yapılan tüm eşleştirme (farklı
varyasyon oluşturma) çabalarının sonuçsuz kaldığını, canlı türleri
arasında aşılmaz duvarlar olduğunu ortaya koyuyordu. Yani farklı
inek varyasyonlarını çiftleştiren hayvan yetiştiricilerinin sonunda
inekleri Darwin'in iddia ettiği gibi başka bir türe dönüştürmeleri,
kesinlikle mümkün değildi.
BALİNALAR AYILARDAN MI EVRİMLEŞTİ?!…
Darwin, “Türlerin Kökeni” adlı kitabında, balinaların yüzmek için
çabalayan ayılardan evrimleştiğini iddia etmişti! Bunun nedeni,
Darwin’in bir canlı türü içindeki değişimleri sınırsız sanmasıydı.
20. yüzyılın bilimi, hayal gücüne dayalı bu evrimci senaryoları
geçersiz kıldı.
 |
 |
Sorun canlıların gerçekten de sınırsız bir biçimde varyasyon gösterip
göstermedikleridir... Türler her zaman için sabittirler. Yetiştiricilerin
yetiştirdikleri değişik bitki ve hayvan cinslerinin belirli bir
noktadan ileri gitmediğini, hatta hep orijinal formlarına geri döndüğünü
biliriz. Asırlar süren yetiştirme çabalarına rağmen, hiçbir zaman
siyah bir lale ya da mavi bir gül elde etmek mümkün olmamıştır.
3 Hayvan yetiştiriciliği konusunda dünyanın en önemli uzmanlarından
biri sayılan Luther Burbank bu gerçeği, "bir canlıda oluşabilecek
muhtemel gelişmenin bir sınırı vardır ve bu kanun, bütün yaşayan
canlıları belirlenmiş bazı sınırlar içinde sabit tutar" diyerek
ifade etmektedir. 4 Danimarkalı bilim adamı W. L, Johannsen
ise bu konuda şöyle der:
Darwin'in bütün vurgusunu üzerine dayandırdığı
varyasyonlar, gerçekte belirli bir noktanın ilerisine götürülemezler
ve bu nedenle varyasyonlar ‘sürekli değişim'in (evrimin) nedenini
oluşturmazlar.5
ANTİBİYOTİK DİRENCİ VE DDT BAĞIŞIKLIĞI
EVRİME KANIT DEĞİLDİR
Evrimciler, bazı bakterilerin antibiyotiklere karşı direnç göstermelerini
ve bazı böceklerin DDT'ye karşı bağışıklık kazanmalarını evrime
delil gösterirler. Bu direnç ve bağışıklık mekanizmalarının, söz
konusu kimyasal maddelere maruz kalan canlılarda mutasyonlar sonucunda
meydana geldiğini iddia ederler.Oysa gerek bakterilerdeki, gerekse
böceklerdeki bu özellikler, söz konusu canlıların antibiyotiklere
ya da DDT'ye karşı mutasyon sonucunda sonradan geliştirdikleri özellikler
değildir. Çünkü bu canlılar söz konusu özelliklere antibiyotik ya
da DDT'ye maruz kalmadan önce de sahiptirler. Scientific American
dergisi, evrimci bir yayın olmasına karşın, Mart 1998 sayısında
bu konuda şöyle bir itirafa yer vermektedir:
Çok sayıda bakteri, daha ticari antibiyotikler
kullanılmaya başlamadan önce de direnç genlerine sahipti. Bilim
adamları bu genlerin neden evrimleştiklerini ve varlıklarını sürdürdüklerini
kesinlikle bilmiyorlar.6
Görüldüğü gibi, direnç sağlayan genetik bilginin, antibiyotiklerden
önce var olması, evrimciler tarafından açıklanamayan ve teorinin
iddiasını geçersiz kılan bir gerçektir.Dirençli bakterilerin, antibiyotiklerin
keşfinden yıllarca önce mevcut olduğu, ciddi bir bilimsel yayın
olan Medical Tribune dergisinin, 29 Aralık 1988 sayısında da ilginç
bir olay aktarılarak belirtilmektedir: 1986'da yapılan bir araştırmada,
1845 yılında bir kutup keşfi sırasında hastalanarak hayatını kaybeden
denizcilerin buzda korunmuş cesetleri bulunmuştur. Bu cesetlerin
üzerinde 19. yüzyılda yaygın olan bazı bakteri çeşitleri tespit
edilmiş ve bunlar test edildiğinde, 20. yüzyılda üretilmiş pek çok
modern antibiyotiğe karşı direnç özellikleri taşıdıkları hayretle
saptanmıştır. 7 Bu tür direnç özelliklerinin penisilinin
icadından önce de birçok bakteri türünde mevcut olduğu tıp dünyasında
bilinen bir gerçektir. Dolayısıyla bakterilerdeki direnç özelliğinin
evrimsel bir gelişme gibi öne sürülmesi kesinlikle aldatıcı bir
iddiadır.Peki günlük dilde "bakterilerin bağışıklık kazanması"
denen süreç gerçekte nasıl oluşur?
Bakterilerdeki Antibiyotik Direnci
Bakterilerin kendi türleri içinde sayısız varyasyonları (çeşitleri)
vardır. Bu varyasyonların bir kısmı ise, yukarıda belirttiğimiz
gibi, bazı ilaçlara karşı direnç sağlayacak genetik bilgiye sahiptir.
Bakteriler belli bir ilacın etkisine maruz kaldıklarında, ilaca
dayanıksız varyasyonlar yok olur; dirençliler ise hayatta kalır
ve daha fazla çoğalma imkanına kavuşurlar. Belli bir zaman sonra
tamamen yok olan dirençsiz bakterilerin yerini, hızla çoğalan bu
dirençli bakteriler doldurur. Bir süre sonra, aynı bakteri türü
yalnızca söz konusu antibiyotiğe dirençli olan bireylerden oluşmuş
bir koloni haline gelir ve artık aynı antibiyotik o bakteri türüne
karşı etkisiz olur. Ancak bakteri yine aynı bakteri, tür yine aynı
türdür.Dikkat edilirse burada, evrimcilerin iddia ettiğinin aksine,
dirençsiz olan bakterilerin, antibiyotiğe maruz kaldıklarında mutasyon
geçirip dirençli bakterilere dönüşmeleri, böylece yeni bir genetik
bilgi edinmeleri gibi evrimsel bir süreç yoktur. Yalnızca aynı bakteri
türünün zaten baştan beri birarada var olan dirençli ve dirençsiz
çeşitleri arasında bir elenme gerçekleşmektedir. Bu ise yeni bir
bakteri türünün ortaya çıkması, yani "evrim" değildir.
Aksine var olan varyasyonlardan biri yok olmakta, yani evrimin tam
tersi bir gelişme yaşanmaktadır.
Böceklerdeki DDT Bağışıklığı
Evrimcilerin, evrimin delili olarak göstererek çarpıtmaya çalıştıkları
bir diğer olay, yazının başında da belirttiğimiz böceklerdeki DDT
bağışıklığıdır. Bu olay da bakterilerin antibiyotik direnciyle aynı
mantıkta gelişir. Ortada DDT'ye karşı sonradan kazanılmış bir bağışıklık
yoktur. Böceklerin bazıları zaten her zaman DDT bağışıklığına sahiptir.
DDT icat edildikten sonra, bu kimyasal maddeye maruz kalan böceklerden
bağışıklık mekanizması olmayanların nesilleri tükenmiştir. Başta
az sayıda olan bağışıklık sahibi bireyler ise zamanla çoğalmışlardır.
Bunun sonucunda aynı böcek türü, tamamen bağışıklık sahibi olan
bireylerden oluşmuş bir topluluk haline gelmiştir. Doğal olarak
bütün popülasyon bağışıklık sahibi bireylerden oluşunca, DDT artık
o böcek türüne etki etmemeye başlamıştır. Halk arasında bu olay
"böceklerin DDT'ye bağışıklık kazanması" şeklinde yorumlanmaktadır.Evrimci
biyolog Francisco Ayala; “böcek zehirlerinin en kapsamlı türlerine
karşı gösterilen bağışıklık, bu insan-yapımı maddelerin böceklere
uygulandığında, o böcek türünün çeşitli genetik varyasyonlarında
açıkça vardı" diyerek bu gerçeği kabul eder. 8 Halkın
büyük çoğunluğunun mikrobiyoloji alanında bilgi edinme ve araştırma
imkanına sahip olmadığını bilen evrimciler de bu direnç ve bağışıklık
konularında açık bir aldatmacaya başvurmaktadırlar. Özellikle de
bu konuyu medyada sık sık gündeme getirerek, evrimin çok büyük bir
kanıtı gibi sunmaktadırlar. Oysa ne bakterilerdeki antibiyotik direncinin
ne de böceklerdeki DDT bağışıklığının evrime hiçbir delil sağlamadığı
çok açıktır. Ancak her iki konu da, evrimcilerin teorilerini haklı
çıkarmak uğruna ne tür çarpıtma ve göz boyamalara başvurduklarını
göstermek açısından iyi birer örnektir.
KÖRELMİŞ ORGANLAR SAFSATASI
Evrim literatüründe uzunca bir süre yer alan, ama geçersizliği
anlaşıldıktan sonra sessiz sedasız bir kenara bırakılan iddialardan
biri, "körelmiş organlar" kavramıdır. Ancak bir kısım
yerli evrimciler, "körelmiş organlar"ı hala evrimin büyük
bir delili sanmakta ve öyle göstermeye çalışmaktadırlar.Körelmiş
organlar iddiası bundan bir asır kadar önce ortaya atılmıştı. İddiaya
göre, canlıların bedenlerinde atalarından kendilerine miras kalmış,
ancak kullanılmadıkları için zamanla körelmiş işlevsiz organlar
yer alıyordu.Bu kesinlikle bilimsel bir iddia değildi, çünkü bilgi
eksikliğine dayanıyordu. "İşlevsiz organlar", aslında
"işlevi tespit edilememiş" organlardı. Bunun en iyi göstergesi
de, evrimciler tarafından sayılan uzun "körelmiş organlar"
listesinin giderek küçülmesi oldu. Kendisi de bir evrimci olan S.
R. Scadding Evolutionary Theory (Evrimsel Teori) dergisinde yazdığı
"Körelmiş Organlar Evrime Delil Oluşturur mu?" başlıklı
makalesinde bu gerçeği şöyle kabul eder:
(Biyoloji hakkındaki) bilgimiz arttıkça, körelmiş
organlar listesi de giderek küçüldü... Bir organın işlevsiz olduğunu
tespit etmek mümkün olmadığına ve zaten körelmiş organlar iddiası
bilimsel bir özellik taşımadığına göre, "körelmiş organlar"ın
evrim teorisi lehinde herhangi bir kanıt oluşturamayacağı sonucuna
varıyorum. 9 Alman anatomist R. Wiedersheim tarafından 1895 yılında
ortaya atılan "körelmiş insan organları" listesi, apandisit,
kuyruk sokumu kemiği gibi yaklaşık 100 organı içeriyordu. Ancak
bilim ilerledikçe, Wiedersheim'ın listesindeki organların hepsinin
vücutta çok önemli işlevlere sahip olduğu ortaya çıktı. Örneğin
"körelmiş organ" sayılan apandisitin, gerçekte vücuda
giren mikroplara karşı mücadele eden lenf sisteminin bir parçası
olduğu belirlendi. Bu gerçek, 1997 tarihli bir tıp kaynağında şöyle
belirtilir: "Vücuttaki timus, karaciğer, dalak, apandisit,
kemik iliği gibi başka organlar lenfatik sistemin parçalarıdır.
Bunlar da vücudun enfeksiyonla mücadelesine yardım ederler."10
Aynı "körelmiş organlar" listesinde yer alan bademciklerin
ise boğazı, özellikle erişkin yaşlara kadar, enfeksiyonlara karşı
korumada önemli rol oynadığı keşfedildi. Omuriliğin sonunu oluşturan
kuyruk sokumunun, leğen kemiği çevresindeki kemiklere de destek
sağladığı ve küçük bazı kasların tutunma noktası olduğu anlaşıldı.
İlerleyen yıllarda yine "körelmiş organlar" olarak sayılan
timüs bezinin T hücrelerini harekete geçirerek vücudun savunma sistemini
aktif hale getirdiği; pineal bezin önemli hormonların üretilmesinden
sorumlu olduğu; tiroid bezinin bebeklerde ve çocuklarda dengeli
bir büyümenin gerçekleşmesini sağladığı; pitüiter bezin de birçok
hormon bezinin doğru çalışmasını kontrol ettiği ortaya çıktı. Darwin
tarafından "körelmiş organ" olarak nitelendirilen gözdeki
yarımay şeklindeki çıkıntının ise gözün temizlenmesi ve nemlendirilmesi
işine yaradığı anlaşıldı.Körelmiş organlar iddiasında evrimcilerin
yaptıkları çok önemli bir de mantık hatası vardı. Bildiğimiz gibi
evrimciler tarafından ortaya atılan iddia, canlılardaki körelmiş
organların geçmişteki atalarından miras kaldığıydı. Oysa "körelmiş
organ" olduğu söylenen bazı organlar, insanın atası olduğu
iddia edilen canlılarda yoktur! Örneğin evrimciler tarafından insanın
atası olduğu söylenen bazı maymunlarda apandisit bulumaz. Körelmiş
organlar tezine karşı çıkan biyolog H. Enoch bu mantık hatasını
şöyle dile getirmektedir:
İnsanların apandisiti vardır. Ancak daha eski ataları
olan alt maymunlarda apandisit bulunmaz. Süpriz bir biçimde apandisit,
daha alt yapılı memelilerde, örneğin opossumlarda tekrar belirir.
Öyleyse evrim teorisi bunu nasıl açıklayabilir?11
Kısacası evrimciler tarafından ortaya atılan körelmiş organlar
senaryosu kendi içinde hem mantık hataları içermektedir, hem de
bilimsel olarak yanlıştır. İnsanlarda, sözde atalarından miras kalmış
olan hiçbir körelmiş organ yoktur. Çünkü insanlar diğer canlılardan
rastlantılarla türememiş, bugünkü formlarıyla eksiksiz ve mükemmel
bir biçimde yaratılmışlardır.
CANLILARDAKİ BENZERLİKLER EVRİME
KANIT OLUŞTURMAZ
Farklı canlı türleri arasındaki yapısal benzerlikler biyolojide
"homoloji" olarak adlandırılır. Evrimciler bu benzerlikleri
evrime delil gibi göstermeye çalışırlar.Darwin benzer (homolog)
organlara sahip canlıların birbirleriyle evrimsel bir bağlantısı
olduğunu ve bu organların ortak bir atanın mirası olması gerektiğini
düşünüyordu. Ona göre, örneğin güvercinlerin de kanatları vardı,
kartalların da kanatları vardı; demek ki güvercinler, kartallar
ve bunlar gibi kanatlı tüm kuşlar ortak bir atadan evrimleşmişlerdi.Oysa
homoloji, hiçbir delile dayanmayan, yalnızca dış görünüşlerden yola
çıkılarak ortaya atılmış yüzeysel bir varsayımdı. Bu varsayım, Darwin'den
günümüze kadar hiçbir somut bulgu tarafından da doğrulanamadı. Homolog
yapılara sahip canlıların, evrimciler tarafından öne sürülen hayali
ortak atalarının fosillerine yeryüzünün hiçbir tabakasında rastlanamadı.
Ayrıca;
1- evrimcilerin hiçbir evrimsel bağ kuramadıkları, bütünüyle
farklı sınıflara ait canlılarda bile ortak homolog organların var
olması,
2- homolog organlara sahip canlılarda, bu organların genetik
şifrelerinin çok farklı olmaları ve
3- homolog organlara sahip canlılarda, bu organların embriyolojik
gelişim safhalarının birbirinden çok farklı olması, homolojinin
evrime hiçbir dayanak teşkil etmediğini gösterdi.
Şimdi bunları sırasıyla inceleyelim.
Bütünüyle Farklı Canlı Sınıflarındaki Benzer Organlar
Evrimcilerin, aralarında hiçbir evrimsel bağlantı kuramadıkları
türlerin de, birbirine çok benzeyen (homolog) organları vardır.
Kanat, bunun bir örneğidir. Bir memeli olan yarasada kanat vardır,
kuşlarda kanat vardır, sineklerde de kanat vardır, ayrıca geçmişte
yaşamış uçan kanatlı dinozor türleri de vardır. Fakat, bu dört farklı
sınıf arasında evrimciler bile herhangi bir evrimsel bağ, bir akrabalık
kuramamaktadırlar.Bu konudaki bir diğer çarpıcı örnek de farklı
canlıların gözlerindeki şaşırtıcı benzerlik ve yapısal yakınlıktır.
Örneğin ahtapot ve insan, aralarında hiçbir evrimsel bağlantı kurulamayan,
son derece farklı canlılardır. Fakat her ikisinin de gözleri, yapı
ve fonksiyon bakımından birbirine çok yakındır. İnsanla ahtapotun
benzer gözlere sahip ortak bir ataları olduğunu ise evrimciler bile
iddia edememektedirler. Bu örnekler ve bunlara benzer birçok örnek
açıkça göstermektedir ki, evrimcilerin öne sürdükleri, "homolog
organlar, canlıların ortak bir evrimsel atadan geldiğini ispatlar"
şeklindeki iddianın hiçbir bilimsel dayanağı yoktur.Hatta bu organlar
onlar açısından büyük bir çıkmazdır. Ünlü evrimci Frank Salisbury,
gözün nasıl olup da farklı canlılarda birbirine çok benzer olarak
ortaya çıktığından söz ederken şu itirafta bulunur:
Göz kadar kompleks bir organ bile farklı gruplarda
ayrı ayrı ortaya çıkmıştır. Örneğin ahtapotta, omurgalılarda ve
antropodlarda. Bunların bir defa ortaya çıkışlarını açıklamak yeteri
kadar problem oluştururken, modern sentetik (neo-Darwinist) teoriye
göre, farklı defalar ayrı ayrı meydana geldikleri düşüncesi başımı
ağrıtmaktadır.12
Homolojinin Genetik ve Embriyolojik Açmazı
Evrimcilerin homoloji ile ilgili iddialarının ciddi sayılabilmesi
için, öncelikle farklı canlılardaki benzer görünümlü (homolog) organların,
aynı zamanda benzer (homolog) DNA şifreleri tarafından kodlanmış
olması gerekir. Oysa, bu benzer organlar, çoğunlukla çok farklı
genetik kodlar (DNA şifreleri) tarafından belirlenmektedir. Bunun
yanısıra, farklı canlıların DNA'larındaki benzer genetik kodlar
da, çok farklı organlara karşılık gelmektedirler. Avustralyalı biyokimya
profesörü Michael Denton, Evolution: A Theory in Crisis isimli kitabında,
homolojinin evrimci yorumunun genetik açmazını şöyle belirtmektedir:
"Homolojinin evrimci temeli belki de en ciddi olarak, görünürde
benzer olan yapıların, farklı türlerde bütünüyle farklı genler tarafından
belirlendiği anlaşıldığında çökmüştür." 13 Ayrıca, yine
söz konusu iddianın ciddi sayılabilmesi için bu benzer yapıların
embriyolojik gelişim süreçlerinin, yani yumurtadaki ya da anne karnındaki
gelişim aşamalarının da paralel olması gerekir. Oysa benzer organlar
için bu embriyolojik süreç her canlıda birbirinden farklıdır.Kısacası
genetik ve embriyolojik araştırmalar, Darwin'in "canlıların
ortak bir atadan evrimleştiklerinin delili" şeklinde tarif
ettiği homoloji kavramının, gerçekte hiçbir şekilde bu tarife delil
oluşturmadığını göstermiştir. Bu şekilde bilim, Darwinist tezlerden
birinin daha gerçek dışı olduğunu ortaya koymuş bulunmaktadır.
Moleküler Homoloji İddiasının Geçersizliği
Evrimcilerin sadece organlar düzeyinde değil, moleküler düzeyde
öne sürdükleri homoloji iddiası da kesinlikle geçersizdir. Evrimciler,
farklı canlı türlerinin DNA şifrelerinin ya da protein yapılarının
benzer olduğundan söz ederler ve bunu, bu canlı türlerinin birbirinden
evrimleştiğinin delili gibi gösterirler. Örneğin evrimci yayınlarda
sık sık "insan DNA'sı ile maymun DNA'sı arasında büyük bir
benzerlik olduğu" söylenir ve bu, insan ile maymun arasında
evrimsel bir ilişki olduğu iddiasının kanıtı gibi sunulur.Bu mantığın
en çok tekrarlanan örneği, insanda 46, şempanze ve gorillerde ise
48 kromozom bulunmasıdır. Evrimciler, kromozom sayılarının yakınlığını
evrimsel bir ilişkinin ispatı sayarlar. Oysa eğer evrimcilerin kullandığı
bu mantık doğru olsaydı, insanın maymundan daha yakın bir akrabası
olması gerekirdi: "Patates". Çünkü patatesin kromozom
sayısı insana goril ve şempanzeden çok daha yakındır: 46! Yani insan
ve patates kromozomları eşit sayıdadır. Bu durum, DNA benzerliğinin
evrime kanıt oluşturmayacağının çarpıcı bir göstergesidir.Kaldı
ki birbirine çok benzer ve yakın gibi görünen canlılar arasında
dev moleküler farklılıklar vardır. Örneğin solunum için gerekli
proteinlerden biri olan Sitokrom-C'nin yapısı, aynı sınıflamalara
ait canlılarda inanılmaz derecede farklıdır. Bu kriter üzerinden
yapılan karşılaştırmalara göre, iki ayrı sürüngen türü arasındaki
fark, bir balıkla bir kuşun ya da bir balıkla bir memelinin arasındaki
farktan daha büyüktür. Bir başka araştırma, kuşlar arasındaki moleküler
farklılıkların, aynı kuşlarla memeliler arasındaki farktan büyük
olduğunu göstermiştir. Birbirine çok yakın gözüken bakteriler arasındaki
moleküler farklılığın, memeliler ile amfibiyenler ya da böcekler
arasındaki farklılıktan daha büyük olduğu bulunmuştur. 14
Benzer karşılaştırmalar, hemoglobin, miyoglobin, hormonlar ve genler
üzerinde de yapılmış ve benzer sonuçlar vermiştir. 15 Prof.
Michael Denton (sağda) bu ve benzeri bulgulara dayanarak şu yorumu
yapar:
Moleküler düzeyde, her canlı sınıfı, özgün,
farklı ve diğerleriyle bağlantısızdır. Dolayısıyla moleküller, aynı
fosiller gibi, evrimci biyoloji tarafından uzun zamandır aranan
teorik ara geçişlerin olmadığını göstermiştir... Moleküler düzeyde
hiçbir organizma bir diğerinin "atası" değildir, diğerinden
daha "ilkel" ya da "gelişmiş" de değildir...
Eğer bu moleküler kanıtlar bundan bir asır önce var olsaydı... organik
evrim düşüncesi hiçbir zaman kabul görmeyebilirdi. 16
EVRİM TEORİSİNİN EMBRİYOLOJİK
BİR DAYANAĞI YOKTUR
 |
Bugün Türkiye'deki birtakım evrimci yayınlarda, çok önceden bilim
literatüründen çıkarılmış olan "Rekapitülasyon" teorisi,
bilimsel bir gerçek gibi gösterilmektedir. Rekapitülasyon terimi,
evrimci biyolog Ernst Haeckel'in 19. yüzyılın sonlarında ortaya
attığı "Bireyoluş Soyoluşun Tekrarıdır" (Ontogeny Recapitulates
Phylogeny) teorisinin özet ifade biçimidir. Haeckel tarafından öne
sürülen bu teori, canlı embriyolarının gelişim süreçleri sırasında,
sözde atalarının geçirmiş oldukları evrimsel süreci tekrarladıklarını
iddia ediyordu. Örneğin insan embriyosunun, anne karnındaki gelişimi
sırasında önce balık, sonra sürüngen özellikleri gösterdiğini, en
son olarak da insana dönüştüğünü öne sürüyordu.Oysa ilerleyen yıllarda
bu teorinin tamamen hayal ürünü bir senaryo olduğu ortaya çıkmıştır.
İnsan embriyosunun ilk dönemlerinde ortaya çıktığı iddia edilen
sözde "solungaçların", gerçekte insanın orta kulak kanalının,
paratiroidlerinin ve timüs bezlerinin başlangıcı olduğu anlaşılmıştır.
Embriyonun "yumurta sarısı kesesi"ne benzetilen kısmının
da gerçekte bebek için kan üreten bir kese olduğu ortaya çıkmıştır.
Haeckel'in ve onu izleyenlerin "kuyruk" olarak tanımladıkları
kısım ise, insanın omurga kemiğidir ve sadece bacaklardan daha önce
ortaya çıktığı için "kuyruk" gibi gözükmektedir.
Ernst Haeckel, ortaya attığı evrimci embriyoloji
teorisini desteklemek için bilimsel verileri çarpıtmaktan ve çizim
sahtekarlıkları yapmaktan kaçınmamıştı.Bunlar bilim dünyasında herkesin
bildiği gerçeklerdir. Evrimciler de bunu kabul ederler. Neo-Darwinizm'in
kurucularından George Gaylord Simpson, "Haeckel evrimsel gelişimi
yanlış bir şekilde ortaya koydu. Bugün canlıların embriyolojik gelişimlerinin
geçmişlerini yansıtmadığı artık kesin olarak biliniyor" diye
yazar.17 American Scientist'te yayınlanan bir makalede ise şöyle
denmektedir: "Biyogenetik yasası (Rekapitülasyon Teorisi) artık
tamamen ölmüştür. 1950'li yıllarda ders kitaplarından çıkarıldı.
Aslında bilimsel bir tartışma olarak 20'li yıllarda sonu gelmişti."18
Haeckel'in Sahte Çizimleri
Yanda, Haeckel’in insan embriyosunun balık embriyosuyla benzerlik
gösterdiğini ispatlamak için çizdiği sahte resim yer alıyor. Gerçek
insan embriyosuyla karşılaştırıldığında organların büyük bölümünün
kasıtlı olarak çıkarılmış olduğu görülüyor. (Francis Hitching, The
Neck of the Giraffe: Where Darwin Went Wrong”, s. 205)
Konunun daha da ilginç bir başka yönü ise, Ernst Haeckel'in aslında
ortaya attığı Rekapitülasyon teorisini desteklemek için çizim sahtekarlıkları
yapan bir şarlatan olmasıdır. Haeckel, balık ve insan embriyolarını
birbirine benzetebilmek için sahte çizimler yapmıştır. Bunun ortaya
çıkmasından sonra yaptığı savunma ise, diğer evrimcilerin de benzeri
sahtekarlıklar yaptığını belirtmekten başka bir şey değildir:
Bu yaptığım sahtekarlık itirafından sonra kendimi
ayıplanmış ve kınanmış olarak görmem gerekir. Fakat benim avuntum
şudur ki; suçlu durumda yanyana bulunduğumuz yüzlerce arkadaş, birçok
güvenilir gözlemci ve ünlü biyolog vardır ki, onların çıkardıkları
en iyi biyoloji kitaplarında, tezlerinde ve dergilerinde benim derecemde
yapılmış sahtekarlıklar, kesin olmayan bilgiler, az çok tahrif edilmiş
şematize edilip yeniden düzenlenmiş şekiller bulunuyor.19
Evet, gerçekten de "birçok güvenilir gözlemci ve ünlü biyolog
vardır ki", çalışmaları önyargılı sonuçlar, çarpıtmalar ve
hatta sahtekarlıklarla doludur. Çünkü kendilerini evrim teorisini
savunmaya şartlandırmışlardır, ama teoriyi destekleyen tek bir bilimsel
delil bile yoktur.
1. Loren Eiseley, The Immense Journey, Vintage
Books, 1958, s. 186.
2. Charles Darwin, The Origin of Species: A Facsimile of the First
Edition, Harvard University Press, 1964, s. 184.
3. Norman Macbeth, Darwin Retried: An Appeal to Reason, Harvard
Common Press, New York: 1971, s. 33.
4. Norman Macbeth, Darwin Retried: An Appeal to Reason, s. 36.
5. Loren Eiseley, The Immense Journey, Vintage Books, 1958. s 227.
6. Stuart B. Levy, "The Challange of Antibiotic Resistance,
Scientific American, Mart 1998, s. 35.
7. Medical Tribune, 29 Aralık 1988, ss. 1, 23.
8. Francisco J. Ayala, "The Mechanisms of Evolution",
Scientific American, Cilt 239, Eylül 1978, s. 64.
9. S. R. Scadding, "Do 'Vestigial Organs' Provide Evidence
for Evolution?", Evolutionary Theory, Cilt 5, Mayıs 1981, s.
173.
10. The Merck Manual of Medical Information, Home edition, New Jersey:
Merck & Co., Inc. The Merck Publishing Group, Rahway, 1997.
11. H. Enoch, Creation and Evolution, New York: 1966, ss. 18-19.
12. Frank Salisbury, "Doubts About the Modern Synthetic Theory
of Evolution", American Biology Teacher, Eylül 1971, s. 338.
13. Michael Denton. Evolution: A Theory in Crisis. London, Burnett
Books, 1985, s. 145.
14. W. R. Bird, The Origin of Species Revisited, Thomas Nelson Co.,
Nashville: 1991, ss. 98-99; Percival Davis, Dean Kenyon, Of Pandas
and People, Haughton Publishing Co., 1990, ss. 35-38.
15. W. R. Bird, The Origin of Species Revisited, ss. 98-99, 199-202.
16. Michael Denton. Evolution: A Theory in Crisis. London: Burnett
Books, 1985, ss. 290-91.
17. G. G. Simpson, W. Beck, An Introduction to Biology, New York,
Harcourt Brace and World, 1965, s. 241.
18. Keith S. Thompson, "Ontogeny and Phylogeny Recapitulated",
American Scientist, Cilt 76, Mayıs / Haziran1988, s. 273.
19. Francis Hitching, The Neck of the Giraffe: Where Darwin Went
Wrong, New York: Ticknor and Fields 1982, s. 204.
|
|