KUŞLARIN
VE MEMELİLERİN HAYALİ EVRİMİ
Evrim teorisine göre hayat suda evrimleştikten sonra amfibiyenlerle
karaya taşınmıştır. Amfibiyenlerin bir kısmı da yine teoriye göre
sürüngenlere dönüşüp tam bir kara hayvanı haline gelmiştir. Böyle
bir dönüşümün fizyolojik ve anatomik yönden imkansız olduğunu, örneğin
su içinde gelişen amfibiyen yumurtasının, kuru ortamda gelişen sürüngen
yumurtasına evrimleşmesinin mümkün olmadığını gösteren çok sayıda
delil vardır. Fosillere baktığımızda ise, zaten böyle bir dönüşümün
yaşanmadığını görürüz: Sürüngenler, amfibiyenler ile aralarında
hiçbir ilişki olmadan, hiçbir "ataları" bulunmadan yeryüzüne
çıkmış canlılardır. Omurgalı paleontolojisi konusunda otorite sayılan
evrimci Robert Carroll "en erken sürüngenlerin, tüm amfibiyenlerden
çok farklı olduklarını ve atalarının hala belirlenemediğini"
kabul etmek zorunda kalır.1
Kuşlara Özel Akciğerler
Kuşlar, sözde ataları olan sürüngenlerden çok farklı bir anatomiye
sahiptirler. Kuş akciğerleri, kara canlılarının akciğerlerine tamamen
ters bir biçimde işler. Kara canlıları havayı aynı nefes borusundan
alır ve verirler. Kuşlarda ise hava akciğere ön taraftan girerken,
arka taraftan dışarıya verilir. Uçuş sırasında yüksek miktarda oksijene
ihtiyaç duyan kuşlar için böyle bir özel “tasarım” yapılmıştır.
Bu yapının sürüngen akciğerlerinden evrimleşerek ortaya çıkması
ise, imkansızdır, çünkü iki farklı akciğer yapısı arasındaki “ara”
bir yapıyla nefes alınamaz.
Ancak evrim masalının imkansız senaryoları bununla da bitmez. Bir
de karaya çıkmış olan bu canlıları "uçurmak" gerekmektedir!
Evrimciler, kuşların bir şekilde evrimleşmiş olmaları gerektiğine
inandıkları için, bu canlıların sürüngenlerden geldiklerini iddia
ederler.Oysa, kara canlılarından tamamen farklı bir yapıya sahip
olan kuşların hiçbir vücut mekanizması kademeli evrim modeli ile
açıklanabilir durumda değildir. Herşeyden önce kuşu kuş yapan en
önemli özellik, yani kanatlar, evrim için çok büyük bir çıkmazdır.
Türk evrimcilerden Engin Korur, kanatların evrimleşmesinin imkansızlığını
şöyle itiraf eder:
Gözlerin ve kanatların ortak özelliği ancak bütünüyle
gelişmiş bulundukları takdirde vazifelerini yerine getirebilmeleridir.
Başka bir deyişle, eksik gözle görülmez, yarım kanatla uçulmaz.
Bu organların nasıl oluştuğu doğanın henüz iyi aydınlanmamış sırlarından
birisi olarak kalmıştır.2
Görüldüğü gibi, kanatların bu kusursuz yapısının nasıl olup da
birbirini izleyen tesadüfi mutasyonlar sonucunda meydana geldiği
sorusu tümüyle cevapsızdır. Bir sürüngenin ön ayaklarının, genlerinde
meydana gelen bir bozulma (mutasyon) sonucunda nasıl kusursuz bir
kanada dönüşeceği asla açıklanamamaktadır.Ayrıca, bir kara canlısının
kuşlara dönüşebilmesi için sadece kanatlarının olması da yeterli
değildir. Kara canlısı, kuşların uçmak için kullandıkları diğer
birçok yapısal mekanizmadan yoksundur. Örneğin, kuşların kemikleri
kara canlılarına göre çok daha hafiftir. Akciğerleri çok daha farklı
bir yapı ve işleve sahiptir. Değişik bir kas ve iskelet yapısına
sahiptirler ve çok daha özelleşmiş bir kalp-dolaşım sistemleri vardır.
Bu mekanizmalar, yavaş yavaş, "birikerek" oluşamazlar.
Kara canlılarının kuşlara dönüştüğü teorisi bu nedenle tamamen bir
safsatadır.Bunların ardından bir soru daha akla gelir: Tüm bu bilim
dışı hikayeyi doğru saysak bile, bu hikayeyi doğrulaması gereken
çok sayıda "tek kanatlı", "yarım kanatlı" fosil
neden "aksi gibi" bir türlü bulunamamaktadır?
Evrimin Açıklayamadığı Tasarım
:KUŞ TÜYLERİ
 |
Kuşların sürüngenlerden evrimleştiğini iddia eden evrim teorisi,
bu iki ayrı canlı sınıfı arasındaki dev farkları asla açıklayamamaktadır.
Kuşlar; içi boşhafif kemiklerden oluşan iskelet yapıları, kendilerine
özgü akciğer sistemleri, sıcakkanlı metabolizmaları gibi özellikleriyle
sürüngenlerden çok farklıdırlar. Kuşlarla sürüngenlerin arasına
aşılmaz bir uçurum koyan bir başka özellik ise, tamamen kuşlara
has bir yapı olan tüylerdir.Sürüngenlerin vücutları pullarla, kuşların
vücutları ise tüylerle kaplıdır. Evrimciler sürüngenleri kuşların
atası saydıkları için, ister istemez kuştüylerinin de sürüngen pullarından
evrimleştiğini öne sürmek zorunda kalırlar. Oysa pullar ile tüyler
arasında hiçbir benzerlik yoktur.Connecticut Üniversitesi'nde fizyoloji
ve nörobiyoloji profesörü olan A. H. Brush, bir evrimci olmasına
rağmen, "tüyler ve pullar... genetik yapılarından gelişimlerine,
morfolojilerinden doku organizasyonlarına kadar her şeyde birbirlerinden
farklıdırlar" diyerek bu gerçeği kabul eder.Dahası, Prof. Brush'a
göre "kuştüylerinin protein yapısı da diğer omurgalıların hiçbirinde
görülmeyen, tümüyle özgün" bir yapıdır.Bunun yanısıra, kuştüylerinin
sürüngen pullarından evrimleştiklerini gösterebilecek hiçbir fosil
delili de yoktur. Aksine, Prof. Brush'ın ifadesiyle, "tüyler
fosil kayıtlarında sadece kuşlara has bir özellik olarak bir anda
belirirler".Sürüngenlerde kuştüylerine köken oluşturabilecek
"hiçbir epidermal (üst deriye ait) yapı ise belirlenememiştir".
Kuş
tüyleri detaylı olarak incelendiğinde, birbirine özel kancalarla
tutunan binlerce küçük tüycük ortaya çıkar. Bu eşsiz tasarım, çok
üstün bir aerodinamik özellik oluşturmaktadır.
1996 yılında büyük bir medya propagandası ile gündeme getirilen
"Çin'de bulunan tüylü dinozor fosilleri" hikayesinin tümüyle
gerçek dışı olduğu, sözü edilen Sinosauropteryx fosilinin gerçekte
kuştüyüne benzer hiçbir yapıya sahip olmadığı ise 1997 yılında yapılan
incelemelerle anlaşılmıştır.
Darwin'i, kendi deyimiyle, "hasta eden" tavuskuşu tüyleri.Tüylerdeki
bu tasarım, Charles Darwin'i de çok düşündürmüş, hatta tavuskuşu
tüylerindeki mükemmel estetik kendi ifadesiyle Darwin'i "hasta
etmiş"ti. Darwin, arkadaşı Asa Gray'e yazdığı 3 Nisan 1860
tarihli mektupta "gözü düşünmek çoğu zaman beni teorimden
soğuttu. Ama kendimi zamanla bu probleme alıştırdım" dedikten
sonra şöyle devam ediyordu: "Şimdilerde ise doğadaki bazı
belirgin yapılar beni çok fazla rahatsız ediyor. Örneğin bir tavuskuşunun
tüylerini görmek, beni neredeyse hasta ediyor."
Hayali Ara Form Archæopteryx
Evrimciler, "tek kanatlı", "yarım kanatlı"
fosillerin neden bulunamadığı sorusu karşısında özellikle bir canlıdan
söz ederler. Bu, hala ısrarla savundukları az sayıdaki ara geçiş
formu iddialarından en bilineni olan Archæopteryx isimli fosil kuştur.Evrimcilere
göre günümüz kuşlarının atası olan Archæopteryx, 150 milyon yıl
önce yaşamıştı. Teoriye göre Velociraptor veya Dromeosaur ismi verilen
küçük yapılı dinozorların bir kısmı, evrim geçirerek kanatlanmışlar
ve uçmaya başlamışlardı. Archæopteryx, dinozor atalarından ayrılan
ve yeni yeni uçmaya başlayan ilk canlıydı. Bu hikaye, hemen her
evrimci yayında anlatılır.
 |
Oysa Archæopteryx'in fosilleri üzerinde yapılan son incelemeler,
bu canlının kesinlikle bir ara geçiş formu olmadığını, sadece günümüz
kuşlarından biraz daha farklı özelliklere sahip, soyu tükenmiş bir
kuş türü olduğunu göstermektedir.Archæopteryx'in iyi uçamayan bir
"yarı-kuş" olduğu tezi yakın zamana kadar evrimci çevrelerde
çok daha fazla sıklıkla dile getirilmekteydi. Bu canlının "sternum"unun
yani göğüs kemiğinin olmaması canlının uçamayacağının en önemli
kanıtı olarak gösterilmekteydi. (Göğüs kemiği, uçmak için gerekli
olan kasların tutunduğu göğüs kafesinin altında bulunan bir kemiktir.
Günümüzde uçabilen veya uçamayan tüm kuşlarda, hatta kuşlardan çok
ayrı bir familyaya ait olan uçabilen memeli yarasalarda bile bu
göğüs kemiği vardır.)
Ancak 1992 yılında bulunan yedinci Archæopteryx fosili evrimci
çevreler arasında çok büyük şaşkınlık uyandırdı. Zira bu son bulunan
Archæopteryx fosilinde evrimcilerin çok uzun zamandır yok saydıkları
göğüs kemiği vardı. Nature dergisinde bu yeni bulunan fosil şöyle
anlatılıyordu:
Son bulunan yedinci Archæopteryx fosili, uzun zamandır
varlığından şüphe edilen, ama hiçbir zaman ispatlanamayan bir dikdörtgensel
göğüs kemiğinin varlığına işaret ediyor. Bu canlının uzun mesafelerde
uçuş yeteneği hala spekülasyona dayalı, ama göğüs kemiğinin varlığı
güçlü uçuş kaslarının olduğunu gösteriyor.3
Bu bulgu, Archæopteryx'in tam uçamayan bir yarı-kuş olduğu yönündeki
iddiaların en temel dayanağını geçersiz kıldı.
Öte yandan, Archæopteryx'in gerçek anlamda uçabilen bir kuş olduğunun
en önemli kanıtlarından bir tanesi de hayvanın tüylerinin yapısı
oldu. Archæopteryx'in günümüz kuşlarınınkinden farksız olan asimetrik
tüy yapısı, canlının mükemmel olarak uçabildiğini gösteriyordu.
Ünlü paleontolog Carl O. Dunbar'ın belirttiği gibi, "tüylerinden
dolayı bu yaratık tam bir kuş özelliği gösteriyordu". 4
Archæopteryx'in tüylerinin ortaya çıkarmış olduğu bir başka
gerçek, bu canlının sıcakkanlı oluşuydu. Bilindiği gibi sürüngenler
ve dinozorlar soğukkanlı, yani vücut ısılarını kendileri üretmeyen,
çevrenin vücut ısılarını etkilediği canlılardır. Kuşlarda bulunan
tüylerin en önemli fonksiyonlarından bir tanesi ise, vücut ısısını
korumalarıdır. Archæopteryx'in tüylü olması, bunun dinozorların
aksine sıcakkanlı olduğunu, yani vücut ısısını korumaya ihtiyacı
olan gerçek bir kuş olduğunu gösteriyordu.
Evrimcilerin Geçersiz İddiaları:
Archæopteryx'in Dişleri ve Pençeleri
Evrimcilerin, Archæopteryx'i ara geçiş formu olarak gösterirken
dayandıkları en önemli iki nokta ise, bu hayvanın kanatlarının üzerindeki
pençeleri ve ağzındaki dişleridir.Archæopteryx'in kanatlarında pençeleri
ve ağzında dişleri olduğu doğrudur, ancak bu özellikleri canlının
sürüngenlerle herhangi bir şekilde bir ilgisi olduğunu göstermez.
Zira günümüzde yaşayan iki tür kuşta, Taouraco ve Hoatzin'de de
dallara tutunmaya yarayan pençeler bulunmaktadır. Ve bu canlılar,
hiçbir sürüngen özelliği taşımayan, tam birer kuşturlar. Dolayısıyla
Archæopteryx'in kanatlarında pençeleri olduğu ve bu sebeple de bir
ara form olduğu yolundaki iddia geçersizdir.Archæopteryx'in ağzındaki
dişleri de yine canlıyı bir ara form kılmaz. Evrimciler bu dişlerin
bir sürüngen özelliği olduğunu söyleyerek kasıtlı bir aldatmaca
yapmaktadırlar. Oysa dişler sürüngenlerin tipik bir özelliği değildir.
Günümüzde bazı sürüngenlerin dişleri varken bazılarının yoktur.
Daha da önemli olan nokta, dişli kuşların Archæopteryx'le sınırlı
olmamasıdır. Günümüzde dişli kuşların artık yaşamadıkları bir gerçektir,
ancak fosil kayıtlarına baktığımız zaman gerek Archæopteryx ile
aynı dönemde gerekse daha sonra, hatta günümüze oldukça yakın tarihlere
kadar "dişli kuşlar" olarak isimlendirilebilecek ayrı
bir kuş grubunun yaşamını sürdürdüğünü görürüz.
İşin en önemli yanı ise, Archæopteryx'in ve diğer dişli kuşların
diş yapılarının, bu kuşların sözde evrimsel ataları olan dinozorların
diş yapılarından çok farklı olmasıdır. Martin, Stewart ve Whetstone
gibi ünlü kuşbilimcilerin yaptığı ölçümlere göre, Archæopteryx'in
ve diğer dişli kuşların dişlerinin üstü düzdür ve geniş kökleri
vardır. Oysa bu kuşların atası olduğu iddia edilen theropod dinozorlarının
dişlerinin üstü testere gibi çıkıntılıdır ve kökleri de dardır.
5 Aynı araştırmacılar, aynı zamanda Archæopteryx ile onun sözde
ataları olan dinozorların bilek kemiklerini karşılaştırmışlar ve
arada hiçbir benzerlik olmadığını ortaya koymuşlardır. 6 Archæopteryx'in
dinozorlardan evrimleştiğini iddia eden en önde gelen otorite olan
John Ostrom'un, bu canlı ile dinozorlar arasında öne sürdüğü bazı
"benzerlik"lerin ise gerçekte birer yanlış yorum olduğu
Tarsitano, Hecht ve A. D. Walker gibi anatomistlerin çalışmalarıyla
ortaya çıkmıştır. 7 Tüm bunlar, Archæopteryx'in bir ara geçiş
formu olmadığını; sadece "dişli kuşlar" olarak isimlendirilebilecek
ayrı bir sınıflandırmaya ait olduğunu gösterir.
Hayali Kuş-Dinozor Bağlantısı
Archæopteryx'i ara form olarak göstermeye çalışan evrimcilerin
iddiası, başta da belirttiğimiz gibi kuşların dinozorlardan evrimleştiğidir.
Oysa dünyanın en önde gelen kuşbilimcilerinden biri olan Kuzey Carolina
Üniversitesi profesörü Alan Feduccia (sağda), bir evrimci olmasına
karşılık, kuşların dinozorlarla akraba olduğu teorisine kesinlikle
karşı çıkmaktadır. Feduccia, şöyle der:
25 sene boyunca kuşların kafataslarını inceledim
ve dinozorlarla aralarında hiçbir benzerlik görmüyorum. Kuşların
dört ayaklılardan evrimleştiği teorisi paleontoloji alanında 20.
yüzyılın en büyük utancı olacaktır.8
Kansas Üniversitesi'nde eski kuşlar üzerinde uzman olan Larry Martin
de kuşların dinozorlarla aynı soydan geldiği teorisine karşı çıkmaktadır.
Martin, evrimin bu konuda içine düştüğü çelişkiden söz ederken,
"doğrusunu söylemek gerekirse, eğer dinozorlarla kuşların aynı
kökenden geldiklerini savunuyor olsaydım, bunun hakkında her kalkıp
konuşmak zorunda oluşumda utanıyor olacaktım"9 demektedir.
Kısacası, yegane temelini Archæopteryx'e dayandırmaya çalışan "kuşların
evrimi" senaryosu, sadece ve sadece evrimcilerin önkabullerinin
ve hayal güçlerinin bir ürünüdür.
Sineklerin Kökeni Nedir?

Evrim senaryolarından bir örnek: Sinek yakalamaya çalışırken
aniden kanatlanan dinazorlar! |
Evrimciler, dinozorların kuşlara dönüştüğünü iddia ederken, sinek
avlamak için önayaklarını birbirine çırpan bazı dinozorların resimde
görüldüğü gibi "kanatlanıp havalandıklarını" öne sürerler.
Hiçbir bilimsel dayanağı olmayan, sadece hayal gücünün bir ürünü
olan bu teori, aynı zamanda çok basit bir mantık çelişkisi de içermektedir.
Çünkü evrimcilerin burada uçuşun kökenini açıklamak için gösterdiği
örnek, yani sinek, zaten mükemmel bir uçma yeteneğine sahiptir.
İnsan saniyede 10 kere bile kolunu açıp kapayamazken, ortalama bir
sinek, saniyede 500 kez kanat çırpma yeteneğine sahiptir. Üstelik
her iki kanadını eşzamanlı olarak çırpar. Eğer kanatların titreşimi
arasında en ufak bir uyumsuzluk olsa sinek dengesini yitirecektir,
ama hiçbir zaman böyle bir uyumsuzluk olmaz.
Evrimciler ise, sineğin bu mükemmel uçuşyeteneğinin nasıl ortaya
çıktığını açıklamaları gerekirken, sineği çok daha hantal bir varlığın
yani sürüngenin uçuşunun nedeni olarak gösteren hayali senaryolar
üretmektedirler. Oysa sadece sinekteki üstün yaratılışbile evrimin
iddiasını geçersiz kılar. İngiliz biyolog Wootton Robin, "Sinek
Kanatlarının Mekanik Tasarımı" başlıklı bir makalede şöyle
yazar:
"Sinek kanatlarının işleyişini öğrendikçe,
sahip oldukları tasarımın ne denli hassas ve kusursuz olduğunu daha
iyi anlıyoruz... Son derece elastik özelliklere sahip parçalar,
havanın en iyi biçimde kullanılabilmesi için, gerekli kuvvetler
karşısında gerekli esnekliği gösterecek biçimde hassasiyetle biraraya
getirilmişlerdir. Sinek kanatlarıyla boy ölçüşebilecek teknolojik
bir yapı yok gibidir."Öte yandan, sineklerin hayali evrimine
delil oluşturabilecek tek bir fosil bile yoktur. Ünlü Fransız zoolog
Grassé "böceklerin kökeni konusunda tam bir karanlık içindeyiz"
derken bunu itiraf eder.
Memelilerin Kökeni
Evrim teorisi, daha önce de belirttiğimiz gibi, denizden evrimleşerek
çıkan hayali birtakım canlıların sürüngenlere dönüştüğünü, kuşların
da sürüngenlerin evrimleşmesiyle oluştuğunu iddia eder. Aynı senaryoya
göre sürüngenler yalnızca kuşların değil, aynı zamanda memelilerin
de atasıdırlar. Oysa vücutları pullarla kaplı, soğukkanlı ve yumurtlayarak
çoğalan sürüngenler ile, vücutları tüylü, sıcakkanlı ve doğurarak
çoğalan memeliler arasında çok büyük yapısal uçurumlar vardır.Bu
uçurumların bir örneği, sürüngenlerin ve memelilerin çene yapılarıdır.
Memelilerde alt çenede tek bir kemik vardır ve dişler bu kemiğin
üzerine oturur. Sürüngenlerde ise alt çenenin her iki yanında üçer
tane küçük kemik bulunur. Bir başka temel farklılık, tüm memelilerin
orta kulaklarında üç tane kemik (örs, üzengi ve çekiç kemikleri)
bulunmasıdır; buna karşılık tüm sürüngenlerde orta kulakta tek bir
kemik yer alır. Evrimciler, sürüngen çenesinin ve sürüngen kulağının
aşamalı olarak memeli çenesine ve kulağına dönüştüğünü iddia ederler.
Bunun nasıl gerçekleştiği sorusu elbette cevapsızdır. Özellikle
tek kemikten oluşan bir kulağın üç kemikli hale nasıl dönüştüğü
ve işitme duyusunun bu sırada nasıl devam ettiği, asla cevaplanamayan
bir sorudur.Nitekim sürüngenlerle memelileri birbirine bağlayabilecek
tek bir ara form fosili dahi bulunamamıştır. Bu yüzden evrimci paleontolog
Roger Lewin, "ilk memeliye nasıl geçildiği hala bir sırdır"
demek zorunda kalır.10 20. yüzyılın en büyük evrim otoritelerinden
ve Neo-Darwinist teorinin kurucularından biri olan George Gaylord
Simpson ise, evrimciler açısından çok şaşırtıcı olan bu gerçeği
şöyle ifade eder:
Dünya üzerindeki yaşamın en kafa karıştırıcı olayı,
Mezozoik Çağı'nın, yani sürüngenler devrinin, memeliler devrine
aniden değişmesidir. Sanki bütün başrol oyunculuğunun çok sayıda
ve türdeki sürüngenler tarafından üstlenildiği bir oyunun perdesi
bir anda indirilmiştir. Perde yeniden açıldığında ise, bu kez başrolünde
memelilerin yer aldığı ve sürüngenlerin bir kenara itildiği yepyeni
bir devir başlamıştır. Ortaya çıkan memelilerin bir önceki devire
ait izleri ise yok gibidir.11
Dahası, aniden ortaya çıkan memeliler birbirlerinden çok farklıdırlar.
Yarasa, at, fare ve balina gibi son derece farklı canlıların hepsi
memelidir ve aynı jeolojik dönemde ortaya çıkmışlardır. Bu canlıların
aralarında evrimsel bir bağ kurmak, en geniş hayal gücü içinde bile
imkansızdır. Evrimci zoolog Eric Lombard, Evolution (Evrim) adlı
dergide şöyle yazar:
Memeliler sınıfı içinde evrimsel akrabalık ilişkileri
(filogenetik bağlar) kurmak için bilgi arayanlar, hayalkırıklığına
uğrayacaktır.12
50 milyon yıllık yarasa fosili; günümüzden farksız
(Science, Vol. 154) |
Tüm bunlar göstermektedir ki, canlılar yeryüzünde her zaman için
arkalarında hiçbir evrimsel süreç olmadan, aniden ve kusursuz bir
biçimde ortaya çıkmışlardır. Bu, yaratılmış olduklarının çok somut
bir ispatıdır. Evrimciler ise, canlı türlerinin yeryüzünde belirli
bir sıra ile ortaya çıkmış olmalarını, evrimleşmiş olduklarının
göstergesi gibi yorumlamaya çalışırlar. Oysa canlıların yeryüzündeki
ortaya çıkış sıralamaları, ortada hiçbir evrim olmadığına göre,
"yaratılışın sıralaması"dır. Fosiller, yeryüzünün, üstün
ve kusursuz bir yaratılışla, önce denizlerde sonra da karada yaşayan
canlılarla doldurulduğunu ve bütün bunların ardından da insanoğlunun
var edildiğini göstermektedir.İnsanoğlunun yeryüzünde hayata başlaması
da —büyük bir kitle telkiniyle kabul ettirilmeye çalışılan "maymun
insan" masalının aksine— bir anda ve eksiksiz bir biçimde olmuştur.
Evrimciler bütün memeli türlerinin ortak bir atadan geldiğini öne
sürerler, oysa ayı, balina, fare ya da yarasa gibi farklı memeli
türleri arasında büyük farklılıklar vardır. Dahası bu canlıların
çok özel tasarlanmış sistemleri bulunur. Örneğin yarasalar, karanlıkta
yol bulmalarını sağlayan çok hassas bir sonar sistemiyle yaratılmışlardır.
Modern teknolojinin taklit etmekle yetindiği bu gibi karmaşık sistemlerin
evrimin iddia ettiği gibi rastlantılarla ortaya çıkması ise mümkün
değildir. Nitekim fosil kayıtları, yarasaların bugünkü kusursuz
yapılarıyla bir anda ortaya çıktıklarını ve hiçbir evrim geçirmediklerini
göstermektedir.
1. Robert L. Carroll, Vertebrate Paleontology and Evolution, New
York: W. H. Freeman and Co., 1988, s. 198.
2. Engin Korur, "Gözlerin ve Kanatların Sırrı", Bilim
ve Teknik, Sayı 203, Ekim 1984, s. 25.
3. Nature, cilt 382, 1 Ağustos 1996, s. 401.
4. Carl O. Dunbar, Historical Geology, New York: John Wiley and
Sons, 1961, s. 310.
5. L. D. Martin, J. D. Stewart, K. N. Whetstone, The Auk, Cilt 98,
1980, s. 86.
6. L. D. Martin, J. D. Stewart, K. N. Whetstone, The Auk, Cilt 98,
1980, s. 86; L. D. Martin "Origins of Higher Groups of Tetrapods",
Ithaca, New York: Comstock Publising Association, 1991, ss. 485,
540.
7. S. Tarsitano, M. K. Hecht, Zoological Journal of the Linnaean
Society, Cilt 69, 1985, s. 178; A. D. Walker, Geological Magazine,
Cilt 177, 1980, s. 595.
8. Pat Shipman, "Birds Do It... Did Dinosaurs?", s. 28.
9. Pat Shipman, "Birds Do It... Did Dinosaurs?", s. 28.
10. Roger Lewin, "Bones of Mammals, Ancestors Fleshed Out",
Science, cilt 212, 26 Haziran 1981, s. 1492.
11. George Gaylord Simpson, Life Before Man, New York: Time-Life
Books, 1972, s. 42.
12. Eric Lombard, "Review of Evolutionary Principles of the
Mammalian Middle Ear, Gerald Fleischer", Evolution, Cilt 33,
Aralık 1979, s. 1230..
|
|